Sandviç tabelası deneyi
1977'de Stanford Üniversitesi'nden Lee Ross, David Greene ve Pamela House öğrencilere tuhaf bir ricada bulundu: üzerinde “Eat at Joe's” (Joe'nun lokantasında ye) yazan büyük bir reklam tabelasını önüne ve arkasına asıp kampüste dolaşır mıydınız? Bazı öğrenciler kabul etti, bazıları reddetti. Ardından her birine, diğer öğrencilerin yüzde kaçının bu ricayı kabul edeceğini tahmin etmeleri soruldu.
Sonuç, araştırmacıların “yanlış uzlaşma etkisi” adını verdiği olgunun simgesi oldu. Tabelayı taşımayı kabul edenler, diğer öğrencilerin yüzde 62'sinin de kabul edeceğini düşündü. Reddedenler ise yüzde 67'sinin reddedeceğini tahmin etti. İki grup aynı kampüs hakkında birbirine zıt tahminler yapıyordu ve her biri kendi tercihini çoğunluğun tercihi sanıyordu.
Etki ne kadar sağlam?
Ross ve arkadaşlarının makalesi yalnızca tabela deneyinden ibaret değildi: kısa senaryolarda ve anketlerde de, belirli bir seçeneği seçenlerin “insanların çoğu” hakkında kendi seçimlerine yakın tahminler yaptığını gösterdiler. Sonraki on yılda konu hızla çoğaldı. Brian Mullen ve arkadaşları 1985'te 115 hipotez testini bir araya getiren bir meta-analiz yayımladı ve etkinin istatistiksel olarak güvenilir ve tutarlı biçimde beklenen yönde olduğunu gösterdi.
Gary Marks ve Norman Miller'ın 1987'de Psychological Bulletin'de yayımladığı on yıllık derleme ise etkinin tutumlarda, davranışlarda ve kişisel özelliklerde görüldüğünü, ancak tek bir nedene bağlanamayacağını vurguladı. Bu deneyde sorduğumuz çay-kahve ya da film-dizi gibi tercihler, bu literatürdeki pek çok sorudan çok daha masum; ama mekanizma aynı: kendi seçimimiz, başkalarının ne seçtiğine dair tahminimizi kendine doğru çeker.
Neden kendimizi çoğunluk sanırız?
İlk açıklama kimlerle vakit geçirdiğimizle ilgilidir. Arkadaşlarımız, ailemiz ve takip ettiğimiz hesaplar bize benzeme eğilimindedir; çay sevenlerin çevresi de çoğunlukla çay sevenlerden oluşabilir. Biri “insanlar ne seçer?” diye sorduğunda aklımıza ilk gelenler bu yakın çevredir. İkinci açıklama dikkatle ilgilidir: kendi tercihimiz zihnimizde canlı ve belirgindir, diğer seçenek ise soyut kalır.
Üçüncü açıklama, seçimlerimizi nasıl yorumladığımızla ilgilidir. Tabelayı reddeden biri bunu kendi utangaçlığına değil, ricanın tuhaflığına bağlayabilir; ricayı tuhaf bulduğu için de herkesin reddedeceğini düşünür. Son olarak motivasyon devreye girer: çoğunlukta olmak, seçimimizin “normal” ve doğru olduğunu hissettirir. Marks ve Miller bu açıklamaların her birinin bazı durumları iyi açıkladığını, ama hiçbirinin tek başına yetmediğini vurgular.
Gerçekten bir yanılgı mı?
1989'da karar araştırmacısı Robyn Dawes ilginç bir itiraz getirdi. Eğer başkalarının ne düşündüğü hakkında hiçbir bilgin yoksa, kendi seçimin elindeki tek veridir ve onu kullanmak tamamen akılcıdır. Rastgele seçilmiş bir kişinin çay sevdiğini öğrendiğinde çay sevenlerin oranına dair tahminini yukarı çekmen ne kadar mantıklıysa, o kişi sen olduğunda da o kadar mantıklıdır. Bu bakışla, çay sevenlerin kahve sevenlerden daha yüksek bir çay oranı tahmin etmesi tek başına bir hata sayılmaz.
Joachim Krueger ve Russell Clement 1994'te bu itirazı ciddiye alan bir yöntem geliştirdi ve insanların, Dawes'ın akılcı ölçütünün de ötesinde, kendi yanıtlarına gereğinden fazla ağırlık verdiğini gösterdi; bunu “gerçekten yanlış uzlaşma etkisi” diye adlandırdılar ve düzeltme girişimlerine karşı dirençli olduğunu bildirdiler. Öte yandan iktisatçılar Dirk Engelmann ve Martin Strobel 2000'de, katılımcılara başkalarının seçimlerine dair temsilî bilgi ve doğru tahmin için para ödülü verildiğinde etkinin ortadan kalktığını buldu. Kısacası etki gerçek, ama bilgi ve teşvik koşullarına bağlı.
Gündelik hayatta nerede karşımıza çıkar?
Yanlış uzlaşma etkisi, bir ürünü “herkes bunu ister” diye tasarlayan girişimcide, oy verdiği partinin kazanacağından emin olan seçmende, kendi espri anlayışının evrensel olduğunu sanan arkadaşta karşımıza çıkar. Sosyal medyada benzer düşünen insanlarla çevrili olmak, bu yanılgıyı beslemeye çok uygun bir ortam yaratır.
Etkinin bir de ters yüzü olabilir: bazen insanlar, aslında çoğunluk tarafından paylaşılan bir görüşü yalnızca kendilerinin taşıdığını sanır. Örneğin bir sınıfta herkes konuyu anlamadığı hâlde kimse soru sormuyorsa, her öğrenci yalnız kendisinin anlamadığını düşünebilir. Bu yüzden asıl ders “herkes benim gibi” ya da “kimse benim gibi değil” değil, başkalarının ne düşündüğünü tahmin etmek yerine ölçmenin değeri.
Bu deneyde ne göreceksin?
Altı sorunun her birinde, seçimini ve tahminini verdikten sonra siteye gelen herkesin gerçek dağılımını göreceksin. Kendi tarafın için verdiğin tahmin gerçek orandan yüksekse, yanlış uzlaşma yönünde hata yapmışsın demektir; düşükse tersine, kendini olduğundan daha azınlıkta sanmışsın.
Kalabalık düzeyinde de Ross ve arkadaşlarının klasik testini tekrarlıyoruz: çay seçenlerin çay için verdiği ortalama tahmini, kahve seçenlerin çay için verdiği ortalama tahminle karşılaştırıyoruz. Bu fark sıfırdan büyükse, sitemizin kalabalığı da 1977'deki Stanford öğrencileri gibi davranıyor demektir.