Bir oyun, bir laboratuvar görevi
“İki doğru bir yalan” bir tanışma oyunu olarak bilinir: herkes kendisi hakkında üç şey söyler, öbürleri yalanı bulmaya çalışır. Bu deneyde kendimiz hakkında değil, dünya hakkında konuşuyoruz. Her turda üç şaşırtıcı bilgi var; ikisi doğru ve güvenilir bir kaynağa dayanıyor, biri bizim yazdığımız inandırıcı bir yalan.
Sekiz turda yalanı seçiyor ve ne kadar emin olduğunu söylüyorsun. Şansla oynayan biri ortalama 8 turda 2,7 yalan yakalar. Sonuç ekranında kendi puanını, kalabalığın ortalamasını ve en çok hangi doğru bilginin yalan sanıldığını görebilirsin.
Yalan yakalamakta neden kötüyüz?
Charles Bond ve Bella DePaulo (2006), yalan yakalama üzerine yapılmış yüzlerce çalışmayı tek bir meta-analizde birleştirdi: 206 belge ve toplam 24.483 yargıç. İnsanlar konuşan birini izleyip yalan söyleyip söylemediğine karar verdiğinde ortalama doğruluk %54’tü; yazı-tura atarak %50 tutturulabiliyordu.
Daha da ilginci, hataların yönüydü. İnsanlar doğru söyleyenlerin %61’ini doğru olarak tanıyordu, ama yalan söyleyenlerin yalnızca %47’sini yalan olarak yakalayabiliyordu. Yani yargıçlar, şüpheli olmaları gereken durumlarda bile çoğunlukla “doğru söylüyor” diyordu. Bu eğilime doğruluk önyargısı deniyor.
Doğruluk varsayılanı
Timothy Levine (2014) doğruluk önyargısını bir hata olarak değil, bir varsayılan olarak yorumladı. Doğruluk varsayılanı kuramına göre insanlar bir şeyden şüphelenmek için bir neden görene kadar duyduklarına kendiliğinden inanır. Günlük iletişimin büyük çoğunluğu doğru olduğu için bu varsayılan çoğu zaman bizi doğru sonuca götürür ve iletişimi mümkün kılar.
Levine’e göre yalanlar çoğunlukla davranış ipuçlarıyla (göz kaçırma, kıpırdanma gibi) değil, içerik ve bağlamla yakalanır: anlatılan şeyin bildiklerimizle çelişmesi ya da sonradan ortaya çıkan kanıtlarla. Bu deneyde yapabileceğin tek şey de bu: bilgiyi bildiklerinle karşılaştırmak.
Şaşırtıcı doğrular, tanıdık yalanlar
Bilgilerle oynanan bu oyunda başka bir tuzak var: dünya çoğu zaman beklediğimizden tuhaf. Vombatların küp biçiminde dışkı bırakması ya da Kleopatra’nın Ay’a inişe piramitlerden daha yakın yaşamış olması kulağa uydurma gibi gelir. En şaşırtıcı doğrular en çok yalan sanılanlar olabilir.
Buna karşılık iyi bir yalan tanıdık gelir. Hasher, Goldstein ve Toppino (1977), insanların daha önce duydukları ifadeleri, doğru olup olmadıklarından bağımsız olarak, daha doğru bulduğunu gösterdi; buna yanılsamalı doğruluk etkisi deniyor. Japon balığının birkaç saniyelik hafızası ya da Napolyon’un çok kısa olduğu gibi çok tekrarlanmış efsaneler bu yüzden yalanlarımızın arasında.
Emin olmak, haklı olmak değil
Her turda ne kadar emin olduğunu da soruyoruz. DePaulo ve arkadaşlarının (1997) meta-analizi, yalan yakalamada güven ile isabet arasındaki ilişkinin neredeyse sıfır olduğunu buldu (18 örneklemde ortalama r = 0,04). Güven daha çok kişinin “doğru söylüyor” deme eğilimiyle ilişkiliydi.
Sonuç ekranında kalabalığın “çok eminim” dediği turlarda ne kadar isabet ettiğini, “emin değilim” dediği turlarla karşılaştırıyoruz. Bilgi yarışmasında genel kültür işe yarar; bu yüzden burada güven ile isabet arasında bir ilişki çıkması şaşırtıcı olmaz. Asıl merak ettiğimiz, bu ilişkinin ne kadar zayıf ya da güçlü olduğu.